Beykoz Genç Kalemler Projesi Aralık Ayı Merhamet Temalı eserlerden ERHA Beykoz olarak yayına aldığımız Ayşa Tetik'in Toprağın Duyduğu adlı yazısını paylaşıyoruz...
Toprağın Duyduğu
Ölüm, insanın sandığı gibi büyük bir gürültüyle gelmez; çoğu zaman sessizce, kimseyi rahatsız etmemeye çalışır gibi sokulur hayatın içine. Bir evden bir eksilme, bir kapının biraz daha az açılması, bir ismin daha seyrek anılmasıdır. Asıl gürültüyü ölüm değil, onun ardından kalanlar çıkarır; fakat o gürültü de kısa sürer. Birkaç gün sonra hayat, ölenin yokluğunu da kendine uydurur.
Cenazelerde beni asıl yoran, ölümün kendisi değil; dirilerin o tuhaf, ne yapacağını bilemez hâlde susması olurdu. İnsanlar sustukça, sanki toprak dile gelir, birazdan bütün sırlarını anlatacakmış gibi bir his çökerdi daima. O gün de farklı olmadı. Tabut omuzlardan indirilirken kalabalığın içinden belirsiz bir kıpırtı geçti; kimse ağlamıyor, kimse yüksek sesle konuşmuyordu ama herkes, sanki farkında olmadan, içinden bir parçayı o çukura bırakıyordu.
Kimininki gerçek bir acıydı, kimininki yarım kalmış bir vicdan, kimininki ise aceleyle unutulmak istenen bir sorumluluk.
Merhumu tanıyordum. Daha doğrusu, tanıdığımı zannediyordum. Aynı apartmanda senelerce karşılaşıp da adını ancak ölüm haberinde öğrenmek, insanın kendine yakıştıramadığı, fakat yine de kolayca üzerinden geçtiği bir kusurdur. Ne var ki o anda bunu düşünmek işime gelmedi. Gözüm daha ziyade ayakkabılarımdaydı; gece yağan yağmur toprağı yumuşatmıştı, mezara fazla yaklaşmıyor, çamurun paçalarıma sıçramamasına dikkat ediyordum.
İnsan, bazen vicdanını da böyle korur; üstüne bulaşmasın diye kenarda durur.
İmam dua okumaya başladığında hafif bir rüzgâr çıktı. Kadınların başörtüleri omuzlarından kaydı, erkekler farkında olmadan ceket düğmelerini ilikledi. Yanımda duran yaşlı bir adam, “Hava birden serinledi,” diye mırıldandı. Ben de içimdeki ürpermeyi soğuğa yordum. Oysa üşüyen bedenim değildi; uzun zamandır ihmal ettiğim bir tarafıma bir şey dokunmuş, orası ansızın sızlamaya başlamıştı.
Tabut yavaşça indirildi. Tahtanın toprağa değdiği an çıkan ses, beklediğimden daha derin, daha tok bir ses oldu. İnsan, böyle anlarda anlıyor: Bazı sesler kulağa uğramaz, doğrudan insanın içine iner. O ses içimde bir yere çarpıp kaldı ne bastırabildim ne de görmezden gelebildim.
“Kimmiş rahmetli?” diye fısıldadı arkamda biri.
“Yalnız yaşardı,” diye cevap verdi bir başkası, sesi ne meraklı ne de üzgündü; sanki bir eşyadan bahseder gibiydi.
Bu iki cümle, mezara atılan ilk toprak parçasını anımsattı bana. Ardından gelen sessizlik ise daha ağırdı. Çünkü o çukurdan bir yankı yükselmişti ve bu yankı, insanın duymazdan gelebileceği cinsten değildi.
Birden hatırladım. Apartman kapısının önünde oyalanışını… Asansör bozulduğunda merdivenlere oturup uzun uzun soluklanışını… Selam verdiğimde, yüzüme sanki tutunacak bir dal arar gibi bakışını… Hep söyleyecek bir sözü varmış da tam ağzını açacakken vazgeçmiş gibi duruşunu. Ben ise hep acele ettim. İşe geç kalıyordum, hayata yetişiyordum, kendim olmaya çalışıyordum. Onun suskunluğu bana yük gelmişti. Başkasının elemi, insanın yoluna çıkmış gereksiz bir oyalanma gibi görünüyordu bana.
Toprak atılmaya başlandı. Kürekten düşen her parça, içimde ayrı bir ses uyandırıyordu. Kimi boğuk, kimi ince, kimi insanın sinirini bozan bir tınıyla… Vicdan dediğin şey galiba tam da böyleydi: Ne düzenliydi ne de insanı rahatlatıyordu; aksine, içini karıştırıyordu.
Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Kimi “Allah rahmet eylesin,” deyip çıktı, kimi yapılacak işleri hatırladı. Yanımdan geçen biri, “Zaten kimsesi yoktu,” dedi; bunu söylerken sesinde tuhaf bir rahatlama vardı. Ben ise olduğum yerde kaldım. Gitmek istedim ama kalmak daha zordu.
Asıl zor olan, o çukurdan gelen sesi artık susturamıyor olmamdı. Çünkü fark etmiştim: Derin olan mezar değildi. Derin olan, yıllardır içimde büyüyen boşluktu. Ve o boşluğa attığım her şey — görmezden gelişlerim, ertelemelerim, bencilliğim — bugün ilk kez bu kadar gürültüyle geri dönüyordu.
Evet, hırslıydım. Kendime ait bir hayat kurma hırsım vardı. Fakat başkasının acısına kulaklarını kapatarak yükselen bir hayat, ne kadar sağlam olabilirdi?
Son kürek de atıldı. Toprak düzeltilip mezar ötekilerin arasına karıştı. Herkes gitti. Ben biraz daha kaldım. Çünkü bazı cenazeler insanı mezarlıktan kaldırmaz; insanı kendisiyle baş başa bırakır.
O gün, ilk defa, içimdeki kuyunun ne kadar derin olduğunu değil; o kuyunun sesini ne kadar geç dinlediğimi anladım.
Bir insan gömüldü, insanlık ayakta kaldı sanıldı...
Toprak sustu o gün, vicdanlar sessizliğe kandı.
Kalabalık dağıldı, yükler hafif sanıldı,
Oysa en ağır şey, içimizde gömülü kaldı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder