Beykoz İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ile İlçe Yerel Medya Yayın organları ile yapılan protokol ile Şubat Ayı " Beykoz Genç Kalemler Projesi " kapsamında Paşabahçe Ahmet Ferit İnal Anadolu Lisesi 10/ F Öğrencilerinden Su Özçelik'in " Sevginin Anısı " adlı yazısını sizlerle paylaşıyoruz...
SEVGİNİN ANISI
Sabah ışığı perdeden içeri sızarken onun nefesini dinliyordum. Huzurevinin odaları hep aynı kokar: İlaç, sabun ve
biraz da yalnızlık.
Ama bugün o kokuya alışmak istemedim. Bugün bizim günümüzdü. En
azından benim için.
Yanımdaki yatakta uyandı. Gözlerini açtı, tavana baktı. Her sabah yaptığı
gibi. Sonra
başını bana çevirdi. Yabancı bir yüz arar gibi baktı, nazik ama boş bir
bakışla.
“Günaydın” dedi.
Sesindeki nezaket hâlâ aynıydı. Bu, bende kalan en büyük teselli. Beni tanımıyor olabilir ama kötü biri de olmuyor. İçimde bir yer,
bunun bile sevgiyle ilgili olduğunu fısıldıyor. İnsan sevdiğini unutabilir ama
sevme biçimini unutmaz.
“Günaydın” dedim. Gülümsedim. Gülümsememi tanımıyor ama gülümsemeyi tanıyor.
Bugün evlilik yıldönümümüzdü. Kaçıncı olduğunu saymaya yıllar
önce bırakmıştım. Sayılar artık önemsizdi. Önemli olan, hâlâ buradaydık. Aynı odada, aynı sabah ışığında.
Ona bir şey
söylemedim. Hatırlamasını beklemek,
her defasında kalbimi
biraz daha inceltiyordu. Bunun yerine çekmeceden fotoğraf albümünü çıkardım. Kenarları yıpranmıştı, sayfaları sararmış. Yıllarımız gibi.
“Bak” dedim, albümü yatağın üstüne koyarak. “Birlikte fotoğraflara
bakmak ister misin?” Başını salladı. Çocuk gibi. Merakla.
İlk fotoğrafı açtım.
“Bu” dedim, “gençliğimiz. Bak,
ne kadar
da ciddiyiz.”
Fotoğrafta yan
yanaydık. O, takım elbise giymişti; ben sade bir
elbiseyle koluna girmiştim. Bana baktığı şekilde hâlâ bakabilseydi, her şeyi yeniden göze alırdım.
Fotoğrafa uzun
uzun baktı.
“Güzel bir
adammış” dedi sonunda. Gülümsedim. “Evet” dedim. “Öyleydi.”
Bir sonraki fotoğrafa geçtim. Denizin kenarındaydık. Rüzgâr saçlarımı yiizüme vurmuş; o da arkamdan beni tutuyordu.
“Burada çok rüzgâr
vardı” dedim. “Üşümüştüm. Sen ceketini vermiştin.” Kaşlarını çattı. Sanki o anı zorla çekip çıkarmaya çalışıyordu zihninin sisinden.
“Ben… Üşüyen birini yalnız bırakmam.” dedi.
Bu cümle
kalbime dokundu. Çünkü doğruydu. Hâlâ doğruydu.
Fotoğraflar ilerledikçe odadaki
sessizlik değişti. Artık
boş
değildi. İçinde anılar vardı. Onun hatırlamadığı ama benim taşıdığım anılar. Bir süre sonra
yalnız ben anlatmıyordum, fotoğraflar
da konuşuyordu.
“Burada
çocuğumuz doğmuştu” dedim,
sesim biraz
titreyerek. Bebeğin yüzüne baktı. Uzun uzun.
“Çok küçük” dedi.
“Evet” dedim. “Ama çok
seviliyordu.”
Yalnızlık, böyle
anlarda ağırlaşıyor. İnsan
kalabalıkta da kaybolabiliyor. Ama yine de
anlatmaya devam ettim. Çünkü anlatmak, bağ
kurmaktı. Hatırlamasa bile.
Son sayfalara geldiğimizde ellerim yorulmuştu ama durmak istemedim. Son fotoğrafı açtım.
Huzurevinin bahçesinde çekilmişti. Geçen
yıl. Yan yana oturuyorduk.
Ben ona bakıyordum, o da güneşe.
“Bu en yenisi” dedim. “Hâlâ yan
yanayız.”
Fotoğrafa baktı,
sonra bana. Uzun süre sustu.
O sessizlik beni
korkuttu. Çünkü bazen
bu sessizlikten sonra hiçbir şey gelmezdi.
Ama bu
sefer...
Gözleri doldu.
“Ben...” dedi yavaşça. “Seni tanıyorum.”
Nefesim kesildi. Kalbim yıllar sonra ilk defa
bu kadar hızlı attı. Elini tuttum. “Evet” dedim. “Ben buradayım.”
“Bugün...” diye devam
etti, kelimeleri dikkatle seçerek “özel bir gün mü?”
Gözlerimden yaşlar aktı. Gülümsedim.
“Evet” dedim. “Bugün bizim
evlilik yıldönümümüz.”
Elimi sıktı. O eski, tanıdık sıkış. “Yıldönümümüz kutlu olsun” dedi.
O an
her şey
yerli yerine oturdu. Unutulan yıllar, eksilen hatıralar, yalnızlık... Hepsi sevginin yanında sessizleşti. Çünkü sevgi, bazen hatırlamaktan daha
güçlüdür. Ve bugün,
o beni hatırladı.
Belki yarın yine unutacak. Ama bugün... Bugün bizi hatırladı.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder